“Gerçek sevgi” yoklaması

Alın boş bir kağıt elinize, bu zamana kadar yaşadıklarınızın bir grafiğini çıkarın mesela. Ne bileyim, çocukluğunuz en güzel yıllarınızdır belki en yüksekten başlar grafik, sonra sınavlar stresler derken o çizgi yukarılardan aşağıya yavaş yavaş düşer. Sonra bakarsınız üniversitede yaşadığınız bir aşk vardır, o çizgi yükselivermiş, ayrıldığınız zaman düşmüş. Mezun olurken düşmüş ama iş bulunca yükselmiş… Belki sonrası hep düşüş…

Hepimiz birbirinden farklı çizdiğimiz bu grafiklerin anlattığı hikayeyi içimizde taşıyarak geziyoruz. Sonra birbirimizi tanımak için de, bu hikayeleri anlatıyoruz birbirimize. Birini tanımaktaki en güzel yan da buradan geliyor zaten; daha önce hiç duymadığınız bir hikayeyi duymaktan. Kendinizi, o ete kemiğe bürünmüş kişinin sayfalarını açıp okurken bulmanızdan. Gelecek sayfaları merak etmenizden: “Peki sonra ne oldu?”, bazen de kahramanı tanımak istemekten: “Sen ne yaptın?”.

Hikayeyi dinledikten sonra bir de bakmışsınız karşınızdaki kişiye uzaktan yapıştırdığınız etiketi sökmüş, ona bir geçmiş, bir ruh ve bir gelecek vermişsiniz. O kişi, yapıştırdığınız etiketten, güzelliğinden, mesleğinden, giydiği kıyafetlerden arınmış, anlattığı hikayenin kahramanı olmuş. Kahramana hayran olabilir, onu aptal bulabilir ya da onun yaptıklarını asla yapmazdım diyebilirsiniz. Size kalmış. Ama bu hikayeyle birlikte ona karşı olan hislerinizin gerçek bir karşılığını bulmuş olursunuz. Çünkü hikayesini bilmediğiniz birini gerçekten sevemezsiniz.

Hepimiz, o kağıda döktüğümüz grafiği birilerine anlatmaktan keyif alıyoruz ama ya kimse o sayfalarda neler yazdığını merak etmiyorsa ve kapağına bakıp her şeye karar veriyorsa? Bunun yüzeysel olmadığını kim söyleyebilir?

Bunu bir “gerçek sevgi” yoklaması olarak koyuyorum buraya.

Hikayenizi dinleyen insanlara aşık olun.

 

 

 

Reklamlar

Nasıl başarısız olabilirim?

Oprah Winfrey diyor ki; “Başarısızlık diye bir şey yok, o başarısızlık diye adlandırdığınız şey aslında hayatın sizi alıp başka bir yöne götürme şekli”

Ariana Huffington: “ Başarısızlık başarının karşıtı değil, sadece başarıya giden bir adım”  diyor.

J.K. Rowling ise: “Eğer başka şeylerde başarılı olsaydım, hiçbir zaman ait olduğumu düşündüğüm bu alanda başarılı olma kararlılığını göstermeyecektim” diyor.

Bakıyorum şöyle bir,  başarılı olan insanlara, hepsinin geçmişinde koca koca başarısızlıklar, engeller var. Oprah’nın, Rowling’in söyledikleri anlamlı geliyor o zaman. Bu insanları başarılı olmaya iten, onları motive eden, kararlı olmalarını sağlayan ve onlara hırs katan başarısızlıkları olmuş. Hepsi ayağa kalkıp rahvan gitmişler ama öncesinde düştükleri için. Kimse yürüdüğü yolda birden daha hızlı gitmeliyim diye karar vermemiş.

Kendimdeki en büyük eksikliği buluyorum o zaman: Başarısızlık. Yaptığım her şeyde başarılı oldum ve harika bir hayat sürüyorum demek değil bu. Yaptığım her şeyde başarılı oldum çünkü başarısız olabileceğimi düşündüğüm hiçbir şeyi yapmaya yeltenmedim demek. Konfor alanımdan çıkmayıp, hiç risk almayıp stabil gideceğimi düşündüğüm yolda elimi kolumu sallayarak yürüdüm. Hiç öyle büyük kayalar çıkmadı karşıma, hep çakıllar vardı, üzerlerinden atlayarak geçtim. Bazen biraz zorlandım ama hepsi o kadar.

Şimdi düşünüyorum, eğer beni ait olduğum yere yönlendirecek herhangi bir başarısızlık yaşamadıysam ve yaşamak istemiyorsam o yöne nasıl gidebilirim ki? Nasıl anlarım hangi yolun benim yolum olduğunu?

Ben eminim, kestirme diye düşündüğüm elimin altındaki, garanti olan yol aslında uzun olan yol. Kestirme olan ise, büyük engellerle, başarısızlıklarla döşeli. Bir kez cesaret edip o yola girmeye karar verince bence zaten ucunu da görüyorsun. Başarısız olmadıysanız denememişsinizdir demelerinin bir nedeni var.

Şimdi düşünelim bakalım, başarısız olmaya nereden başlamalıyım?

Her buluşma bir karşılaşma.

Evet sayın seyirciler, yine güzel bir akşamdayız, hava şartları bu buluşma için oldukça müsait ve buluşulan kafe de kıran kırana bir müsabakaya hazır. Tribünlerde yaklaşık olarak 12 kahvesever var. Kızın kafeye girmesiyle hepimiz kıyasıya bir mücadelenin başlamasını bekliyoruz.

Ve beklenen an geldi, kız kafeye girdi. Şu an iki takım da sahada. Oğlan masasından kıza el sallıyor, kız yavaşça oğlanın olduğu masaya yöneliyor ve selamlaşmalarıyla maç başlıyor.

Kızın kaküllerinin çok yakıştığını düşünüyor çocuk, yukarıdan toplanmasına rağmen enseye düşen birkaç tel saçına takılıyor gözü, onlar bile parıl parıl diyor içinden. Daha buluşmadaki 4.dakikanın ilk saniyelerindeyiz ancak çocuk şimdiden karşı takımın ataklarına hazır hissetmiyor.

Kız oldukça kendine güvenli görünüyor. Kısaca trafikten bahsedip birkaç espri sıkıştırıyor araya. Rahat konuşmaları karşı takıma korku salıyor. Siparişini veriyor ve arkasına yaslanıp çocuğa gününün nasıl geçtiğini soruyor. Bir taraftan uzanıp, yukarıdan topladığı saçlarını açıyor ve gol.

Çocuk omuzlarına düşen saçlarına bakarken yiyor golü. Kendini toparlaması güç oluyor ama başarıyor. Detaylara girmeden gününü anlatıyor, araya spora gittiğini ve piyano derslerini aksatmadığını da sıkıştırıyor. Kız, tedirgin ancak karşı takım henüz bir baskı oluşturmuş değil. Çocuk, kızın yaptığı espriye gülüyor ve işte gol. Kız, esprisini anlayan birini bulacağını hiç tahmin etmezken hazırlıksız yakalanıyor. Maçın üçte birlik kısmı geride kalırken şu an maç 1-1 devam ediyor.

Kız bu kez çocukla ilgilendiğini belli etmek için bolca soru soruyor. Baskıyı hisseden karşı takım hızla atağa geçiyor ve sorulan yanıtlara kısa cevaplar verip kıza pozisyon şansı vermiyor. Kız sorulan sorulardan da etkileniyor ama savunması zayıf da olsa devam ediyor konuşmaya. Çocuk da anlattıklarını dinliyor ve gülüyor. Derken top ağlara giriyor sayın seyirciler. Kız ikinci golü yiyor. Bu gülüşün bu kadar güzel olduğunu nasıl fark etmemişim derken top ağlarla buluşuyor. Maç 2-1 çocun lehine devam ediyor.

Kızın yaptığı esprilerle savunması zayıflayan çocuk, galibiyetinin tadını çıkarıyor. Tam o anda gafil avlanıyor ve kızın tabakta son kalan kurabiyeyi ikiye böldüğünü görmesiyle 2. golünü yiyor. Maç şimdi berabere. Çocuk derin düşüncelere dalıyor. Kızdan hoşlandığından emin ama karşı takımdan emin olamıyor.

Kız da berabere giden bu maçta çocuktan hoşlandığını düşünürken hayranlığını gizleyemiyor ve iltifat ediyor. Ancak bu, ağlara giden top olarak değer kazanmıyor. Çocuk anlatmaya devam ediyor. Soru soruyor ama karşı takım toparlanamadan ataklara başlıyor. Kızın elini tutup ateşini ölçtürmek için yanaklarına tutuyor. Kızın saçlarını yana atıyor. Hayallerini anlatıyor, birkaçının içine kızı da koyuyor. Kız olmasa da mutlu bir hayatı olacağının sinyallerini vererek karşı takımı iyice zor duruma sokuyor.

Bitiş düdüğü yaklaşırken kız, ataklara hazırlıksız yakalanıyor. Gelen pasları yeniden sahibine verebiliyor ancak. Her bir hayal bir gol olarak giriyor kızın sahasına. Kız, ne yapacağını bilemez halde, savunması zayıf, kalp atışları hızlanmış kendisine dair hiçbir şey diyemiyor.

Bitiş düdüğü çalıyor ve kız bu karşılaşmadan boynu bükük ayrılıyor. Yediği gollerin sayısını aklında tutmazken sadece mağlup olmanın üzüntüsüyle sahayı terk ediyor.

Oğlan ise galibiyetinin tadını önündeki maçlarla da çıkaracağını düşünüp kameralara mutlu yansıyor.

Kız, evine dönerken hala maçın rövanşını düşünüyor.

30 yaş tantanaları

Nedir ki 30 olmak 35 olmak 40 olmak?

İnsanların E.B.O.B’u bence yaş. İnsanları birbiriyle kıyaslamak istediğimizde onları buluşturabildiğimiz tek ortak payda. Vay be demek Bill Gates 31 yaşında milyarder oldu he. Ooo Zuckerberg 19 yaşında mı Facebook’u kurdu bak sen şuna. Shakespeare 25 yaşında ilk oyununu yazdı demek. Ben 30 yaşımda böyleyim ühühühüüü.

Daha anlamsız bir şey duymadım.

Hepimizin doğduğu ve öldüğü tarihler birbirinden farklıyken, fiziksel özelliklerimiz, zeka gelişimimiz, kelime dağarcığımız, coğrafyamız, amaçlarımız her yaşta farklılık gösterirken sadece yılları sayarak birbirimizi kıyaslamak saçmalık değil de ne? Yaş dediğimiz şey, geçen yıllardan başka ne ifade edebilir ki? Zeka gelişimini yansıttığını söyleyebilir misiniz? Bilgi birikimini? Peki hayat tecrübesini?

Yani 20 yaşında hayatında ilk defa cep telefonuyla tanışan birini, doğduğundan beri cep telefonlarıyla büyümüş biriyle kıyaslamak manalı geliyor mu? Ya da annesi babası müzikle uğraşan biriyle müziğin günah sayıldığı bir ailede büyümüş birini yaş paydasında buluşturabilir misiniz? “Bak o 6 yaşında piyano çalmaya başladı, sen 40 yaşında daha ıslık çalamıyorsun”

Eminim her yaşla eşleştirdiğiniz bir yaşam tarzı vardır kafanızda. Benim vardı mesela:

30 yaşında döpiyes giymiştim ve kendi işimin başındaydım. Evde beni bekleyen iki çocuğumla telefonda konuşuyordum.

Şimdiki hayatımın ya da hayalimin yanından geçmiyor. İşte bunu düşünürken aklıma geldi: 30 yaş ile eşleştirdiğim hayatı yaşamıyorum belki ama istediğim hayatı yaşamıyor muyum?

İnsanın hayattaki başarı ölçütü hangi yaşta neyi yaşadığından ziyade istediklerinin ne kadarını yapmış olması olmalı. Gördüğünüz gibi bu denklemde yaşa dair hiçbir şey yok.

İnsan ömrü kimi için 45, kimi için 80 kimi içinse 103 yıl. Kimi 60 yaşında maraton koşarken, kimi 30 yaşında 2km koşamayıp yaşlanmış olduğundan dem vuruyor. Kimi 35’i yolun yarısı görürken, bir diğeri 35 yaşında hayatına başlıyor. Herkes, kendi ömür zarfında, her şeyi kendi istediği gibi yapıyor.

Ben de öyle. Yaştan bağımsız, neler yapmam gerektiğini düşünüyorsam, onu yapıyorum. Hayatta o kadar engel varken, bir de yaşı engel görürse insan, hızlı koşmak ister çünkü. Acele giderken etrafındakileri fark etmez. Düşme olasılığı daha fazla olur dikkatsizliğinden. Geç kalmışlık hissi bırakmaz peşini. Öyle de bitirir ömrünü. İstemem böyle yaşamak.

Yani demem o ki, ben bir yazarın bir kitabı hangi yaşta yazdığıyla ilgilenmiyorum, o kitabı yazıp yazmadığıyla ilgileniyorum.

 

“Kafası kalbinden daha çok çalışıyor bu kızın.”

Duyguların da kullanılmadıkça yok olduğunu biliyor muydunuz?
Ben de bilmiyordum ama öğreniyorum.

Herhangi bir araştırmanın bununla ilgili bana kanıtlar sunabileceğini sanmıyorum. Ama hoş, deneyimlediklerimiz için kanıtlara ihtiyacımız olduğunu da düşünmüyorum.

Çok sevdiğim bir arkadaşım beni tanımlarken “kafası kalbinden daha çok çalışıyor” demişti. Bu tanımlamayı hep çok seveceğim. Hem de iyi bir şey olmadığını bilerek. Çünkü uzun vadede büyük kayıplar verdiriyor insana: Duygular gibi.

Mantık, duygulardan daha fazla çalışınca çünkü, gelişen kaslar hep onlar oluyor. Aslında duygular kendilerini sürekli öne atmak istiyor: “Bunu sevebilirsin”, “şimdi aşık olmaya ne dersin?”, “buna üzülmelisin”. Ama düşünceler hep daha güçlü oluyor: “Biri için ayıracak vaktim yok” “aşık olmam gereken kişi bu değil” “üzülemem çünkü üzülmek iyi bir duygu değil”.

Bu gerçek.

İniş çıkışların olmadığı, dümdüz seyreden hisler kalıyor elde sonra. Şayet bir değişiklik olacaksa, yani duygular ağır basacaksa da bir gün, olumsuz olanları bunu başarabiliyor. Mesela öfke, mesela nefret.

Hapsedilen duygular zayıflıyor işte. Bir daha eskisi gibi hareket etmiyorlar. Nadir anlardan birinde, bir şeyler hissedildiğinde yani, uzun süre bisiklete binmemiş gibi oluyor insan. Afallıyor önce, direksiyonu kontrol edemiyor biraz, korkuyla çeviriyor pedalları. Zamanla alışıyor gerçi, nasıl bir şey olduğunu hatırlıyor. O zaman daha hakim hareket ediyor. Bilerek. “A bu duygu böyle bi şeydi işte ya.” Bu duygular, hapisten kurtulmuş şanslı duygular oluyor.

Ama her zaman o kadar şanslı olamıyorlar. Hapsedilen yerde uzun süre kalanları hiç gelişemiyor işte bu yüzden. Böyle böyle de kayboluyorlar. Sonra bir bakmışsın, bazı durumlar karşısında ne hissedeceğini bilemiyorsun ama ne düşünmen gerektiğinden çok eminsin. Güçlü olan kazanıyor.

Demem o ki aşık olmanın ne demek olduğuyla yıllarca hiç ilgilenmemiş birine “sen de bir gün öyle aşık olacaksın ki” demek lafügüzaf. Muhtemelen olmayacak. Bunu bir eksiklik değil bir gurur olarak düşünerek üstelik.

Hiç ayrılık acısı yaşamamış birine ayrılığın yaşattığı acıyı anlatmak da lüzumsuz. Muhtemelen anlamayacak. Bunu hissetmemek için hazırladığı cümleler hep galip gelecek çünkü.

İnsan olmaktan uzaklaştıran ama yaşamayı kolaylaştıran bir şey bu.

Deneyimleyen?

ben imkansız aşklar için yaratılmışım

Aslında hiç aşklı meşkli yazı değil bu.

O kadar kişisel gelişim kitaplarından, pep talk’lardan sonra bir yerlere varıyorum şu hayatta zaman zaman. Buyrun şimdiki durağımı sizlere tanıtayım: “Tamam olmak.”

Bunu birçok yerde okudum ama aslında yaşamadan anlayamamışım. Özetle şu: eksikliğini hissettiğiniz her ne ise eğer eksik değilmiş gibi yaparsanız o şey gerçekten de eksik olmuyor. Bir mucize adeta. Değil mi?

Sanırım, yani büyük ihtimal bu kez, yaşayınca da tabi, olayı çözdüm: Bu bir -mış gibi yapmak değilmiş aslında. Öyle olduğuna gerçekten inanmakmış.

Ne zaman ki kendi başınıza, o anki şartlarınızla ve o halinizle “tamam” oluyorsunuz o zaman güzel şeyler sizi kovalamaya başlıyor. Denklem bilindik aslında. Nasıl ki para gerçekten parayı çekiyor, iyi olmak da iyi olmayı çekiyor-muş. Sihirli his “ben böyle de çok iyiyim”-miş.

Bu hissi tanımlamaya çalışacağım bakalım: Hani böyle bir sürü şeyi deneyip bir türlü çözüme ulaşamamak ama iyice çökmek yerine ayakta kalmayı yeğlemişlik bu. Ya da sanki koşarken yorulmuşsun ama yarıda bırakmak yerine kalan yolu yürüyerek devam etmeye karar vermişsin fakat bu kez yarışta olduğunu umursamıyorsun gibi. Her şeyi koyvermek ama bu koyvermeyi bir kaybediş olarak değil de olayın doğal akışı gibi görmekten bahsediyorum. Olmayanı görmezden gelmek de denebilir.

Bir deneyin derim. Bunu -mış gibi yapmayı değil ama gerçekten sahip olamadığınız ya da istediğiniz ama kavuşamadığını şeyleri bir süreliğine göz ardı etmeyi deneyin. Onlarsız da “tamam” olduğunuza gerçekten ikna olun. Varsınız çünkü.  Bu yeterli. Yaşamanın kendisi tamamlanmışlıkken nelerin eksikliği bizi bütünlüğümüz konusunda sorgulamaya itebilir ki?

Ya bırakın gitsin. Varsın da aşklarınız imkansız olsun. Varsın da hayalinizdeki iş sizi bulmamış olsun. Aman varsın etrafınızdakiler zorba olsun. Şimdi her şey tam şu anda olduğu gibiyken, yaşadığınız tüm olumsuzlıklar sizde başka başka duygular, fikirler uyandırmışken tamam her şey işte ya. Böyle de çok iyi.

Görün bak neler oluyor.

Denedim, çalışıyor.

Merhamet de kaypak duygu aslında

Gün geçmiyor ki yeni bir şey öğretmesin hayat bana.

Çok ilginç bir şey keşfettim. Bunu daha önce fark edenleriniz mutlaka olmuştur. Ben kendime şaşırıyorum böyle bir şeyi neden daha önce görmemişim diye.

Siz güçsüz oldukça insanlar etrafınızda çoğalıyor güçlü oldukça da azalıyorlar.

Anlamadığım bir şekilde insanlar acıyla empati yapmayı daha kolay buluyorlar. Bu vicdani bir şey olabilir belki, belki de mağdur olduğunu düşündüğü kişinin yanında olma isteğiyle ilgili. Birinin acısına ortak olmanın daha kolay oluşuyla ilintili olabilir ya da başka birini yükseltme arzusuyla. Kim bilir belki başkalarının mutsuzluğundan beslenmenin gizli gizli iyi gelmesinden kaynaklıdır ya da güçsüz olanın yanında daha güçlü hissetmenin özgüveninden.

Nedenini hiçbir zaman bilemeyeceğim ama eğer güçlüyseniz, acılarınızı, mutsuzluklarınızı çok anlatmıyor, ağlamıyorsanız niyeyse zalim olma olasılığınız o kadar yüksek geliyor insanlara. Eğer sürekli acılarınızdan bahsedip mutsuzluklarınızı paylaşıyorsanız insanlarla o zaman da sizin birilerinin ya da bir şeylerin mağduru olduğunuzu düşünme olasılıkları daha fazla oluyor. Acıma duygusu değil bahsettiğim, mağdurun yanında olmanın çekici gelmesi tamamen. (hocam merve ağlıyo tuvalete gidebilir miyiz?)

Sözüm ona zalim kişi mağduriyetini anlatırsa şayet bir gün, ne de olsa üstesinden gelir, birkaç güne hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eder diye çok umursanmıyor mesela.  Nasıl desem, malzeme sağlamıyor etrafındaki kişilere yeterince. Zayıflıklarını ortaya sermeyen kişi niyeyse talep görmüyor.

Sorunsuz görünen kişilerin gerçekten sorunu olmadığı ya da duygusuz olduğu yanılgısının ne şekilde zihinlere yerleştiğini çözemedim. Ağlamayan kişinin yeterince üzülmediğini düşünmek ya da. Her hissettiğimizi göstermemiz gerektiğine o kadar inanmışız ki göstermeyenleri robot bilmek normal gelmeye başlamış.

Siz de bir dikkat edin fark edeceksiniz. Güçsüz kişilere beslediğiniz iyi duygular, güçlü olanlara kıyasla daha fazla. Neden merhametimiz sadece mağdurlara?